Günümüz dünyasında bireycilik, toplulukçu kültürel yaklaşımların önüne geçerken, insanlar artık fikirlerden çok sembollere ve bireylere odaklanıyor. Kendi doğrularına sıkı sıkıya sarılarak, güçlü olmanın en kısa yolunu arıyorlar. Ancak bu süreçte diğerlerinin zayıflamasını dileyip, hep bir “öteki” yaratma eğilimindeler. Bu durum, toplumların tarihsel gelişim süreçlerine ters düşer. Zira toplumlar, tarih boyunca ya var olma ya da yok olma üzerine kurulmamıştır. Savaşlar, zıtlıklar olsa da, her iki tarafın haklı yönleri tanınmış, kaybedenler yok olmamış, kazananlarla bir uzlaşma arayışına girmiştir. İşte bu diyalog ve denge, toplumların ilerlemesini sağlamıştır.
Tarihte bazı toplumlar, kendilerine uygun bir ideoloji benimseyerek bu ilerlemeyi başarmıştır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri. Tarihinde zulüm, köle ticareti ve eşitsizlik olsa da, Amerika’yı bugünkü gücüne ulaştıran, demokratik bir sistem kurarak ezilenlerin sesine kulak vermesidir. Her ne kadar günümüzde bazı kötü örnekler sunsa da, demokrasi hala Amerika üzerinden anlatılmaktadır, çünkü daha iyisi henüz yoktur. Avrupa’da da benzer bir fikir birliği, Fransız İhtilali ile yaşanmış ve karanlık çağlardan aydınlık çağa geçişin kıvılcımı yakılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’na bakacak olursak, yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetmiş, ancak bireyselliğin ön plana çıkması ve bilimselliğe sırt dönülmesi çöküşünü hızlandırmıştır. Eğer Meclis-i Mebusan kapatılmamış, bilim ve eğitim “gavur icadı” olarak görülmemiş olsaydı, bugün çok farklı bir tabloyla karşı karşıya olabilirdik. Bu, bize gösteriyor ki; bir milletin kaderini bireyler değil, ideolojik bir birliktelik ve bilime dayalı adımlar şekillendirir.
Tarihimizin en büyük liderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk de, bu gerçekleri görerek hareket etmiştir. Atatürk, bireysel çıkarların ötesinde, bir ulusun kaderini bilim ve eğitim temelli bir ideolojiyle yeniden inşa etmiştir. Çocukluğu zorluklarla geçmiş, göç etmiş, sürgüne gönderilmiş, hayatın her zorluğuyla mücadele etmek zorunda kalmış bir liderdi. Ancak onun liderliği, bireysel başarıya değil, toplumsal bir bilinç ve ortak bir hedef etrafında şekillenmiştir. Atatürk, dünya tarihinde eşine az rastlanır bir toplumsal değişim gerçekleştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, bilimsel düşünceyi merkeze almıştır.
Atatürk’ün liderliği, Türkiye’nin sadece fiziksel bağımsızlığını değil, zihinsel ve kültürel bağımsızlığını da sağlamaya yöneliktir. Eğitim, hukuk, ekonomi ve kadın hakları gibi pek çok alanda devrim niteliğinde adımlar atmış, modern Türkiye’yi inşa etmiştir. Atatürk ilke ve inkılapları, bugün hala geçerliliğini koruyan evrensel değerlerdir ve gençlere hitabesi de, her bir satırıyla büyük anlam taşıyan bir manifestodur. Bu hitabe, gençlere ülkenin geleceğini emanet ederken, onların eğitimli, bilinçli ve sorumluluk sahibi bireyler olmaları gerektiğini vurgular.
George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabı da ideolojilerin nasıl yozlaştığını çarpıcı bir şekilde anlatır. Büyük Reis’in etrafında toplanan hayvanlar, Bay Jones’un baskıcı yönetiminden kurtulup bir özgürlük savaşı verirler. Ancak Büyük Reis öldükten sonra, yönetimi ele geçirenler, başlangıçtaki idealleri unutup, kuralları kendi çıkarları için esnetirler. Zamanla hayvanların yaşamı, Bay Jones’un dönemindekinden bile kötü bir hale gelir. Kitabın sonundaki ikonik sahnede, hayvanlar ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini fark ederler. Bu, bireysel hırsların ve yozlaşmanın, toplumsal yapıları nasıl zayıflattığını gösterir. Bu nedenle bizler de, Atatürk ilke ve inkılaplarına sıkı sıkıya sarılmalı, bilimsel düşünceyi merkeze alarak, toplumsal kalkınmayı amaçlamalıyız.
Benzer bir hikâye, Beyaz Zambaklar Ülkesinde anlatılır. Kitapta, Finlandiya’nın bataklıklarla dolu bir ülkeden bilim ve eğitim temelli bir topluma dönüşmesi, topluma rehberlik eden aydınların çabalarıyla mümkün olmuştur. Bu alimler, bireysel çıkarlar peşinde koşmaktan ziyade, halkı bilinçlendirmek ve eğitmek için çalışmışlardır. Alimlerin öncülüğünde bir toplumun nasıl değişip gelişebileceğini gösteren bu kitap, Finlandiya’nın sahip olduğu demokratik ve bilimsel temellere dayanan güçlü sistemin nasıl inşa edildiğini anlatır. Petrov, toplumların kalkınmasının bireylerden değil, toplumsal bilinçten ve bilimsel düşünceye dayalı bir ideolojiden geçtiğini vurgular.
Atatürk de benzer bir şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa ederken sadece bağımsız bir ülke yaratmayı değil, halkı bilimsel düşünceyle eğitmeye yönelik reformlar gerçekleştirmiştir. Eğitim ve bilime dayalı bir toplumsal yapının, bir milletin geleceğini şekillendireceğini bilerek hareket etmiştir. Tıpkı Finlandiya gibi Türkiye’nin de çağdaş, bilimsel temelli bir toplum olarak ilerlemesi gerektiğine inanmıştır.
Sonuç olarak, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Hayvan Çiftliği ve Atatürk’ün ilke ve inkılapları bize şunu gösteriyor: Bir milletin geleceği, bireysel liderlerin hırslarına değil, bilim ve eğitim temelli ideolojilere dayanır. Toplumlar, bu ilkeleri benimseyip ilerledikçe, güçlü ve bağımsız kalabilirler. Bizler de bugün, Atatürk’ün bizlere bıraktığı mirasa sahip çıkarak, bilime dayalı bir eğitim sistemi ve bilinçli bir toplum yaratmak için daha çok çaba göstermeliyiz.
Bugün, Cumhuriyet Bayramı’nın 101. yılını kutlarken, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyetimizin kıymetini bir kez daha anlıyoruz.
Ne mutlu Türküm diyene, ne mutlu yaşa Mustafa Kemal Paşa diyebilenlere!
Saygılarımla Psikolojik Danışman Vahid Shalqini

No responses yet